Bu yazi, 3 yazi iceren Mars Mira günlükleri – Nevbahar yazi dizisinin 2. yazisidir.

Marş Mira daki ikinci günümüze kahvelerimizi içerek başladık. Muharrem ağabeyin eşi sanırım kahve tiryakisi iftarda da önce kahve içip bize de ikram etmişti :) Muharrem ağabeyle çantalarımızla birlikte bizi kamp alanına götürmek için yola çıktığımızda yürüyüşün başladığını fark ettik ve Muharrem ağabey “Ben akşam diğer kamp alanına çantalarınızı getiririm, siz yürüyün” dedi bize. Tabi bunu Türkçe söylemedi :) Ben de Boşnakça bilmiyorum. Şaşılacak şey ki anlaşıyoruz işte :)

İkinci günkü yürüyüş zorlu bir yürüyüştü. Tek kerede 1320 mt’lik bir dağı aştık mesela… Bu dağa tırmanmadan önce rastlaştığımız Mirza’nın yanınıza su alın tavsiyesine uymasaydık halimiz n’olurdu bilmiyorum…Yürüyüş esnasında genelde köylerden geçiyorduk, ya da su tankerleri ile su ihtiyacımızı belirli bölgelerde karşılıyorlardı ve çeşmelere rastlıyorduk ama 1320 mt boyunca maalesef bunların hiç birine rastlamadık . Mirza, 3. günü oruçlu yürümüş maşallah…

Yine yürürken bizden dinç görünen yaşı epey olan eski Pakistan Büyükelçisi Abdullah amca da oruçlu idi… Rastlaştığımızda güzel sohbetler ettiğimiz Abdullah amca bizlere Kuran‘dan okuduğu dua ayetiyle ikramda da bulundu çok şükür…

Yolculuğumuz boyunca beni en etkileyen şeylerden biri de geçtiğimiz mezarlıklarda durup ruhlarına Fatiha okumamız oldu. Düşünsenize dünyanın başka yerinden biri geliyor ve size Fatiha hediye ediyor. Bu çok anlamlı, inşallah öldüğümüzde bizim de Kuran ikramında bulunanımız çok olur… Amin…

İkinci gün kat ettiğimiz mesafe için 55 km olduğu söylendi bize. Bence doğruydu bir türlü bitmedi çünkü… Ve çok patika aştık, dar yollardan geçtik… Ayaklarımız kaliteli ayakkabılarımıza rağmen su toplamıştı…

Kamp alanına geldiğimde Muharrem ağabey bizi bekliyordu çantalarımızla. Muharrem ağabey dönmeden evvel bizi bir başka kardeşimize emanet etmiş. ‘Siz bana Muharrem ağabeyin emanetisiniz’ diyerek bizi yine yakında bir köye götürdüler. Öyle ilginç ki biz kim nere götürse tereddütsüz, endişesiz, sorgusuz, sualsiz gittik durduk… Normal hayatımızda birbirimizden beter şüpheciyizdir oysa. Onların verdikleri güven midir bu hâl yoksa yaşayacaklarımızın nasibi midir bilemedik doğrusu…

İkinci gün Çerima teyzenin evine geldiğimizde bizleri kapıda karşıladılar, gelini Hayriye teyze ve oğlu Şaban amca ile… Bu evde hiçbirimiz birbirimizin dilini bilmiyorduk ve bizler nasıl anlaştık hala hayret ediyorum doğrusu… Ana sınıfı öğretmeni olan Rukiye’nin göz temasında ve işaret dilindeki mahareti ile Yaprak’ın Boşnakça ’ya olan merakının katkısı büyüktü tabi… Ama kendi hakkımı da yiyemem…. Gördüğüm herkese ‘Hello, Selamun aleykum, merhaba” gibi selamları verip sonra da Yaprak’a bakıp devamını getirmesini sağlayan hep bendim… Kendimi, iletişimin önünü açan olarak tebrik ve takdir ediyorum :)

Ben bu evde kendimi öylesine huzurlu hissettim ki anlatamam. Çerima teyzenin ayağıma getirdiği krem, bizlere duş imkânı sağlamaları, kıyafetlerimizi hemen makineye atmaları, oruçlu halde bize ikramda bulunmak isteyişleri bizi ezdi de ezdi yine minnetle… Çerima teyze ile çocuklarının ve torunlarının fotoğraflarına baktık, bol bol sohbet ettik nasıl ettiğimize inanamasam da… Bir ara çocuklarının sayısının 8 olduğunu söylediğinde ben onu ailesinden verdiği şehit sayısı anlamıştım da yüz ifadem korkunçtu o an… Neyse ki değilmiş sonradan anladım Hamdolsun. Gerçi mutlaka ailesinden şehit vermiştir. Bosna savaşında yaralanmamış bir kişi bile yoktur sanırım. Kime sorduysak hep kaybı vardı, hep eksikti… O evde unutamayacağım hadiselerden biri, Çerima teyzenin savaşı beden diliyle anlatışı oldu… Öylesine içli anlattı ki sadece o anlatışa şahit olmanız bile yeterli idi savaşı anlamlandırmak için.

Aynı eve Marş Mira’dan gelen Valide hemen yer minderine çökünce ben onu evin torunu sandım ilk başta… Neyse ki Valida İngilizce biliyordu ve Yaprak’la ettiği sohbette onun da o eve ilk kez geldiğini anladım. O gece Valida, ağabeyi ve ağabeyinin arkadaşı da bizimle aynı evde kaldı. Valida diş hekimi bir Boşnak… Ağabeyi savaş sırasında 17 yaşındaymış ve ölüm yürüyüşünde Nezuk a sağ salim varanlardan. Marş Mira’ya katıldığımız için çok teşekkür etti bize Valida ve ‘Dünyada iyi insanların olduğunu bilmek bize umut veriyor’ dedi. Kendisi de İstanbul’a üç kez gelmiş ve her defasında çok anlamlı anılarla dönmüş…

O gece Çerima teyzelerle iftar sofrasına oturup hep birlikte yemek yedikten sonra yine hep birlikte Bosna’nın en eski camilerinden biri olan ve savaşta bombalandıktan sonra yeniden yapılan şu an Unesco tarafından koruma altına alınan Musa Paşa camiine teravih namazı kılmaya gittik ev sahiplerimizle. Çerima teyze giderken bana lastik ayakkabılarını verdi rahat edeyim diye.

Camiye giderken yolda yanımıza gelip “Hoş geldiniz” deyip hemen İngilizce sohbete başlayan Nisada unutamayacaklarım arasında. Nisada Kanada’dan gelmiş 11 Temmuz’daki cenaze merasiminde gömülecek olan 175 şehitten biri babası imiş… Düşünün babanızın cesedine bile hasret gittiğiniz 19 yıl… Nisada savaş esnasında annesi ve kız kardeşi ile köyleri bombalanınca güvenli olan başka bir köye kaçmış, Sırplar oraya da gelince bir başka köye… Sonunda Sırplar almış götürmüş bunları bir yere.. “üç gün esir tutulduk ama 3 bin yıl gibiydi” deyişini unutamayacağım… “Her an içimizden birini alıp götürüyorlardı biz kurtulanlardandık çok şükür” dedi Nisada… Sonra Kanada da olan teyzesi onları yanlarına almış… Annesi dönmüş ama hala köylerinde kalamıyor. Nisada ise ülkeme dönemem çünkü “burada hala kendimi güvende hissetmiyorum” diyor…

Bir savaş ki izini sil silebilirsen…

O akşam bize teravihi eski Pakistan Büyükelçisi Abdullah amca kıldırdı. Kendisi de sanırım o köyde konakladı. Onu görünce çok sevindik biz. Ne çabuk dostluklar kurmuş, ne çabuk benimsemiştik dostlarımızı …

Marş Miranın 2.gününü de heyecanla, hüzünle, sevgiyle, mutlulukla, kardeşlikle bitirdik Hamdolsun….

Yazi Dizisi<< Kişisel Deneyimim:Marş Mira 2014 (1. Gün)Kişisel Deneyimim: Marş Mira 2014 (3. Gün) >>

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Web sitesi